22 Haziran 2016 | Çarşamba

İçsel Devrim

Shezofren Takıntılar

Bütün hayatımız parçalanmış bir eylemden ibaret. Bizler gerek dış dünyamızda gerekse iç dünyamızda parçalanmış insanlarız.

Dünyada olup bitenlere bakarsanız bu parçalanmayı görürsünüz. Kuzeye karşı Güney, Batıya karşı Doğu. Parçalanma her zaman devam ediyor.Protestanlara karşı Katolikler,Müslümanlara karşı Hindular, kamusal hayata karşı özel hayat.Kamusal hayatta farklı bir insansınız, özel hayatta farklı. Şu halde bizler parçalanmış bir hayatın içinde yaşıyoruz. Lütfen bunu gözlemleyin; ben burada size öğretmenlik yapmıyorum. Bunun dünyanın çeşitli yerlerinde apaçık gerçekleştiğini görebilirsiniz: Yahudiler, Araplar, Sihler; bildiğiniz işte tüm o saçma şeyler. Dış dünyada bu olup biterken, iç dünyamızda da aynı bölünme, gözlemci ile gözlemlenen,analizci ile analiz edilen şey arasındaki bölünme gerçekleşiyor.

Peki, analizci analiz ettiği şeyden farklı mıdır? Analizci öfkesini,kıskançlığını, hırsını, açgözlülüğünü, vahşiliğini inceler,ondan kurtulmak, onu bastırmak ya da ona direnmek için. Olumlu ya da olumsuz bir sonuç elde etmek için inceler.

Peki, inceleyen kimdir ve incelenen nedir? Kimdir inceleyen? Analizci kimdir? O da çok sayıdaki parçanın arasında bir parça değil midir? Kendine üstün-parça adını verebilir, kendine "zihin" ya da "zeka" diyebilir ama yine de bir parçadır. Kendine Atman adını veya istediği adı takabilir ama neticede o bir üstün-parçadır. Bu husus yeterince açık mı?

Bu bir katılma ya da karşı çıkma meselesi değil, hayatımızda olan bitenleri gözlemleme meselesidir çünkü hayatımızı, yaşantımızı değiştirmek zorundayız, ideallerimizi, yargılarımızı,kanaatlerimizi değil; zira onlar kimin umurunda ki? Bu bir adamın şöyle demesine benzer: "Hepimizin bir olduğuna canı gönülden inanıyorum." Oysa bu laf açıkça saçmadır. Çünkü biz bir değiliz. Bu söz bir fikirden öteye geçmez, yani başka bir parçalanmadır.

Öyleyse gözlemci, analizci analiz edilenden farklı mıdır? Bunlar aynı değil midir? Bu noktayı apaçık ve derinlemesine anlamak çok önemlidir çünkü eğer bunlar aynıysa -aynı olduklarını göreceksiniz- o zaman çatışma sona erer. Beşikten mezara kadar çatışma içinde yaşıyoruz. Dur durak bilmeden mücadele ediyoruz ve bu sorunu şimdiye dek bir türlü çözemedik. Analizci ile analiz edilen arasında bölünme olduğu sürece kaçınılmaz olarak çatışmanın da olacağını söylüyoruz. Analizci geçmişe ait olduğundan, çeşitli deneyimlerle, değişik etkilenimlerle bilgi toplamıştır. Analizci yargıda bulunan ve, "Bu doğru, bu yanlış, bu olmalı ve bu olmamalı," diyen sansürcüdür, hepsi o kadar. Sansürcü her zaman geçmişe aittir ve geçmişe ait şartlanmasına göre neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini, neyin bastırılıp neyin bastırılmayacağını ve daha öteye nasıl geçileceğini dikte edip durur.

Herhalde bu tür bir incelemeye alışkın değilsiniz. Ne yazık ki bu ülkede gereğinden çok guru var. Onlar size ne yapmanız, ne düşünmeniz, neyi uygulamanız gerektiğini söylüyorlar. Onlar diktatördür ve dolayısıyla apaçık düşünmeyi size yasaklamışlardır. Gurular yaratmaz, yıkar. Eğer sahiden bunu idrak etmişseniz tüm ruhani otoriteleri bir kenara atarsınız, karşınızdaki konuşmacı dahil kimsenin peşinden gitmezsiniz. Gerçekten kalbinizle, zihninizle gözlemler, keşfeder,incelersiniz çünkü değişmesi gereken guru değil, sizsiniz. O kendini bir guru olarak ortaya koyduğu anda anlaması sona erer; artık bir hakikat adamı olmaktan çıkar.

***

Önyargılı bir zihin, çıkarımlarla, inançlarla dolu bir zihin göremez. Nitekim en büyük önyargılanmızdan biri analiz sürecinin değerli olduğunu düşünmemizdir. Bu gerçeği görüp analiz sürecinden vazgeçin. Ondan vazgeçtiğinizde o artık sizi etkisi altına alamayacak; artık gelişme, bastırma, direnme bağlamında düşünmeyeceksiniz çünkü analiz tam da bunlar demektir.

Sözünü ettiğim mevzuyu paylaşıyor muyuz? Gerçekten birbirimizle iletişim kuruyor muyuz acaba? Paylaşmak sizin beni dinlemeniz değil, birlikte bir şey yapmak demektir ve bunda büyük bir güzellik, müthiş bir sevgi yatar. Eğer sadece oraya oturup birkaç fikri dinleyerek onlara katılır veya karşı çıkarsanız, birbirimizle iletişim kuramaz, birliktelik oluşturamayız çünkü bu durumda paylaşmıyoruz demektir.

Köklü bir psikolojik devrim yapmanın yolu analiz değilse başka bir yol var mıdır? Yani, zihni özgür kılmak için şartlanmayı bir kenara atmamızı sağlayacak başka bir yöntem, başka bir sistem var mıdır? Sıradaki soru budur. Herhangi bir çaba olduğu sürece zihin asla özgür olamaz. Hayatımız boyunca çaba sarf etmeye alışmışız: "Falanca olmalıyım, filanca olmalıyım, başarmalıyım, şu olmalıyım vb." Ve bu sürecin içinde muazzam bir çaba yer alıyor. Çaba bastırmayı, uyum sağlamayı veya direnci ima etmiyor mu?

Demek ki bizler, olmak (to be) fiilinin köleleriyiz. Bunu kendinizde hiç gördünüz mü bilmiyorum. Bir şey olmayı, birşey başarmayı, özgür olmayı ne denli düşündüğünüzü hiç sorguladınız mı? Olmak fiili zihni şartlandırır. Yani, olmak fiili geçmişi, şimdiyi ve geleceği ima eder: Şöyleydim, şöyleyim, şöyle olacağım. Lütfen, bunu kendi içinizde gözlemleyin. Bu bizim en büyük şartlanmalanmızdan biridir. O halde zihin bu hareketten bütünüyle kurtulabilir mi? Hem psikolojik açıdan yarın diye bir şey var mıdır? Saate göre yarın vardır ama içsel anlamda, psikolojik olarak yarın var mıdır? Düşüncenin yarattığı yarın değil, gerçek anlamda bir yarın var  mıdır? Psikolojik açıdan bir yarın vardır bu da zihnin olmak tuzağına kısılıp kalarak, "Ben falanca filanca olacağım" dediği şartlanmadır.

Bunu tam anlamıyla kavramıyor olabilirsiniz diye endişeleniyorum. Bunu size nasıl aktaracağımı bilmiyorum. Biliyor musunuz, bizi yoksullaştıran şeylerden biri düşünmeyi, akıl yürütmeyi bırakmış olmamızdır. Başkalarıyla besleniyoruz;· ikinci el insanlar olduk. İşte bu yüzden biriyle serbestçe konuşmak çok zor. Bu her iki tarafın da açık fikirli olmasını gerektirir. Bu bizim çözmemiz gereken ciddi bir sorun.

Olma hareketi "İyi olacağım, saygın olacağım, sakin olacağım,başarılı olacağım", guruların size vaat ettikleri ve kitapların sonunda başaracağınızı söylediği ne varsa- söz konusu olduğu sürece, bu olma şartlanması varolduğu sürece çatışma da olacaktır. Bu apaçık bir gerçek, öyle değil mi? Demek ki olmakta çatışma vardır, öyle değil mi? Çatışma da zihni çarpıtır. Her tür çatışma kaçınılmaz olarak zihni eğip büker.

***

Bölünme olduğu sürece çatışma da olur: biri Hindu, diğeri Müslüman; biri Katolik, diğeri Protestan; biri milliyetçi, diğeri başka bir milletten. Sizinle bir başkası arasında bölünme olursa, çatışma da varlık kazanır ve dış dünyadaki bölünme iç dünyada da etkisini gösterir. "Ben" yani "gözlemleyen ben", "falanca kişi olacağım" diyen ben ile "eylemim" arasında bir bölünme vardır. Çatışma içindeki bir zihin asla özgür olamaz;çatışma içindeki bir zihin her zaman çarpıktır. Bunu anlıyor musunuz? Anlamak sözcüğünü düşünsel manada kullanmıyoruz -çünkü bunun hiçbir değeri yoktur- gerçekten tüm benliğinizle onunla olmayı kast ediyoruz.

Bu meditasyonun bir parçasıdır. Meditasyon budur -size anlatılan onca saçmalık değil- yani içinde çatışmanın yer almadığı bir yaşam biçimini keşfetmek. Kaçmak, fantastik,mistik deneyimlere sığınmak değil, zihnin hiçbir surette çatışmanın etkisinde kalmadığı bir yaşam biçimini gündelik hayatta gerçekten keşfetmek. Bu ancak içinizdeki, ruhunuzdaki bölünmeyi gerçekten gördüğünüzde ve -kalbinizle,zihninizle, aklınızla, tüm benliğinizle- anladığınızda gerçekleşebilir.

Bölünme olduğu sürece -ki bir şey olmaya çalıştığınız, saygın biri olmaya çabaladığınız, daha iyi olmaya çalıştığınız sürece- olana bakmanızı engelleyen çatışma da varolacaktır. İyilik asla başka bir şeye dönüşmez. İyilikle "daha iyi" olamazsınız. İyilik şimdiki zamandadır; şimdi çiçek açar, gelecekte değil.

Öyleyse geçmişle, kültürle ve benzeri şeylerle şartlanmış bir zihin, ideolojilerin yanlışlığını gördükten sonra; takip etmenin, itaat etmenin yanlışlığını fark ettikten sonra kökten değişebilir mi? Başarılı olmak için itaat ediyorsunuz. O halde bütün otoriteleri bir kenara atmalısınız. Otorite meselesini derinlemesine anlamak için sadece yasaların otoritesini anlamakla yetinmeyip itaat yoluyla içinizde uyanan otoriteyi de anlamalısınız.

***

Konuşmacıyı onaylamayın veya ona karşı çıkmayın,sadece gözlemleyin. Sadece kendi gündelik fiili hayatınızı gözlemleyin. Bu gözlemi yaparken gerçekte ne olup bittiğini, çaresizliğe, yalnızlığa, mutsuzluğa, çatışmaya, rekabete, saldırganlığa, vahşete ve şiddete ne denli saplanıp kaldığımızı görmeden edemezsiniz. İşte bu aslında bizim günlük hayatımızdır,yaşamak adını verdiğimiz şeydir. Ve eğer bunu anlayamazsak veya analizini yapamazsak veya bu hayat tarzını aşamazsak eski filozofların, eski hocaların, eski bilgeliğin felsefelerine kaçarız. Böylece fiili olandan kaçarak her şeyi çözdüğümüzü sanırız. İşte bu yüzden felsefe, idealler, her türlü kaçış yolu hiçbir sorunumuzu çözmemiştir. Bizler beş bin yıl önce veya daha eskiden nasılsak şimdi de öyleyiz; arada sırada parlayan güzellik ve mutluluk kıvılcımıyla birlikte körelmişiz, bir şeyleri tekrarlayıp duruyoruz, buruğuz, saldırganız, öfkeliyiz, şiddet doluyuz ve ölüm adını verdiğimiz şeyden hep korkuyoruz.

***

Korkarım çoğumuz tatmin arıyoruz. Tatmin olmak, arayışımızın sonunda bir doygunluk hissine erişmek istiyoruz. Bununla birlikte, eğer insan huzur arıyorsa onu çok kolay bulabilir. insan kendini bir davaya, bir fikre körü körüne adayıp ona sığınabilir. Bunun sorunu çözmediği kesin. Her şeyi çevreleyen bir fikir içinde kendini çatışmadan tecrit etmek çatışmadan  kurtulmak demek değildir. O zaman hem iç dünyamızda hem de dış dünyada her birimizin ne istediğini öğrenmemiz gerekir, öyle değil mi? O konuda düşüncelerimiz netse hiçbir yere, hiçbir öğretmene, hiçbir kiliseye veya kuruma gitmemize gerek kalmaz.


Öyleyse aşmamız gereken zorluk, niyetimiz konusunda kendi içi dünyamızda net olmak, değil mi? Peki net olabiliyor muyuz? Ve o netlik, aramanın, başkalarının -en üst seviyedeki öğretmenden köşedeki kilisedeki sıradan vaize varıncaya kadar? -ne dediğini. öğrenmeye çalışma- sayesinde mi elde edilir? Oysa bizim yaptığımız bu, öyle değil mi? Sayısız kitap okuyoruz, birçok toplantıya katılıp tartışıyoruz, çeşitli kurumlara üye oluyoruz bu şekilde hayatlarımızdaki çatışmaya, sefilliklere bir çare bulmaya çalışıyoruz. Ya da bütün bunları yapmasak da bulduğumuzu sanıyoruz; yani belli bir kurumun,
belli bir öğretmenin, belli bir kitabın bizi tatmin ettiğini söylüyoruz; onda aradığımız her şeyi bulmuş oluyoruz; ve onun içinde kalıyoruz, kristalize olmuş ve dışa kapalı bir halde... 

J. Krishnamurti

 

Etiketler

Yorumunuzu benimle paylaşın

En Yeniler

Shezofren Seçimler

Popüler

Shezofren Tasarımlar