Sokrates;

Aptalca gevezeliklerin foyasını ve insanların yanılgılarını ortaya çıkarmakta tam bir ustaydı. Hiçbir şey bilmediğini iddia ederek, karşısındakinden kendisinin ne bildiğini açıklamasını isterdi. Sohbet arkadaşı bu isteğe uyarak açıklamaya girişince ilüzyonlarını zekice geliştirdiği itirazlarıyla birer sabun köpüğü balonu gibi patlatırdı. Sokrates'e boşu boşuna "Atina'nın at sineği" demiyorlardı.  

Sokrates 30 yaşına geldiğinde Delphi'li kahinler kendisini tüm insanların en bilgesi olarak tanımlamışlardır.

Sokrates buna inanmanın kendisine zor geldiğini düşünüyormuş gibi yapar ve dürüst davranmayarak, hiç bir şey bilmediğini iddia eder. Ancak yine de kehanetin gerçeği söyleyip söylemediğini araştırmak için Atina'nın diğer bilginlerine danışır. Amacı, onların ne bildiğini öğrenmektir.

Onun soru tekniği ilk bakışta göründüğünden çok daha titizdi. Tartışmayı açıklığa kavuşturmak için sorunun esasına inerdi. Bunun içinse öncelikle sohbet arkadaşının dile getirdiği düşüncelerin dayandığı kelime ve kavramları tanımlamak gerekirdi ki, çelişkiler ortaya çıkarabilsin ve düşüncelerin sunuçları netleşsin.

Sokrates'in insani zaafları ortaya çıkarabilen keskin bir gözlem yeteneği vardı ve rakiplerini gülünç duruma düşürmekten çekinmezdi. Kaynaklara göre Sokrates'in becerikliliği, ustalığı ve kurnazlığı sohbet arkadaşlarını çileden çıkaracak denli tahrik etmiştir. Onun bu bilgiçlik taslayan ukalaca tarzı ona şüphesiz pek çok düşman, ama bunun yanında kendisini izleyen gençler arasında bir sürü de hayran kazandırmıştır.

Kısa süre sonra Sokrates Atina'nın sözüm ona bilge adamlarının, tıpkı kendisi gibi çok da bir şeyler bilmediklerini keşfetti ve kahinlerin haklı olduklarına karar verdi.

Gerçi Sokrates kendisine akılcı ve devrimci bir yöntem edinmişti ama birçok bakımdan o hâlâ zamanının çocuğuydu.

Birçok şeyle dalga geçtiği halde,Delphi'li kahinleri konuşturanın Tanrı olduğunu düşünüyordu. Tanrılara batıl inançlarla tapmıyordu ve mitoloji kendisi için komedya'nın ötesinde bir şey değildi, ancak Sokrates bir Tanrı'nın var olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıydı. Buna kanıt olarak herkesin herhangi bir Tanrı'ya inandığı şeklinde bir inanç geliştirmişti.

Sokrates'in tüm hayatını insanları mantıksız düşüncelerden koparmaya çalışmakla geçirdiği düşünülürse, bu hayli ilginç bir yaklaşımdır.

Sokrates, Perikles döneminde yetişmiştir. Helenistik dünyanın hiçbir devleti o dönemde Atina'nın gücü ve kültürüyle boy ölçüşememiştir. Bu dönemin gelişmeleri insanlık tarihinin tüm akışını değiştirdi. O devirde felsefe olgunluğa eriştiği gibi "demokrasi" kavramı ortaya çıktı, matematik ve diğer alanlar için bilimsel metodlar geliştirildi. Dram sanatı doğdu (üstelik tek bir kuşak içersinde genelde dinsel nitelikteki Tragedya'dan),heykeltraşlık altın çağını yaşadı ve mimarlık büyük gelişmeler kaydetti. Bu devir bizlere Atina'nın Akropol'ü Parthenon'u ve Milo'lu Venüs'ü armağan etti. Yirminci yüzyıl'da insanlar şüphesiz daha çok belirleyici gelişmeye tanık olmuştur, ancak bunlar Antik Yunan dünyasında sayısız alanda yaşanan nitelikli gelişmelerle kıyaslanamaz.

Göreceli huzurlu Perikles dönemi İ.Ö.431'de başlayan Mora Savaşı'yla sona erdi. Düşmanına göre daha demokratik olan liman devleti Atina ile sanatsal zevklerden yoksun militarist Sparta arasındaki çatışmalar 25 yıl boyunca devam etmiş ve bundan Atina'nın devlet yapısı büyük zarar görmüştür. Savaş ve onun politik sonuçları Sokrates'in hayatı üzerinde belirleyici olmuştur.

Bugün bize belki de sıkıcı denebilecek oranda makul gelen felsefesinin, hayatın yobazlık, keyfiyet ve korku tarafından belirlendiği bir zamanda geliştirildiğini unutmamalıyız. 

Mora Savaşı patlak verdiğinde Sokrates bir "Hoplit" olarak askere alındı (ağır silahlı, üçüncü sınıf, kılıç ve kalkan donanımlı). Sokrates'in hayatı hakkındaki belgeler kısmen çok çelişkilidir ancak herkes tek bir noktada hemfikirdir: Görünüş olarak Sokrates Atina'nın en çirkin erkeklerinden biriydi. Cılız ve çarpık bacakları, top gibi göbeği kıllı bir ensesi, aynı durumda omuzları ve kel bir kafası vardı (Söylentiye göre kafatası yığınla küçük şişliklerle doluydu). Geniş ve kalkık burnu herkes tarafından bilinirdi,gözleri hafif öne eğimliydi ve dudakları şişikti.

Sokrates sadece filozof gibi görünmüyor, aynı zamanda bir filozof gibi giyiniyordu da. Yaz veya kış olsun eski püskü diz üstü pelerininin altına daima aynı giysiyi giyerdi. Ve hava ne şekilde olursa olsun daima yalınayak dolaşırdı. Meslek arkadaşı sofist Antiphonos'a göre "onun gibi yaşamak zorunda olan bir köle mutlaka kaçardı".Buna rağmen Sokrates muhtemelen iyi bir askerdi. Kendisine ait bir fikri olan çirkin aydınlar orduda pek sevilmez, ancak Sokrates o kadar garip ve komik bir adamdı ki, asker arkadaşları kısa süre sonra onun etkisinde kalmış olmalı. 

''Yüzlerden anlayan bir yabancı Atina'dan geçerken Sokrates'in yüzüne karşı onun bir hilkat garibesi olduğunu ve tüm günahları ve şehveti içinde taşıdığını söyler. Ve Sokrates sadece şöyle der: "Bayım, siz beni tanıyorsunuz !"(Nietzsche'nin "Götzenddmmerung" adlı eserinden alıntı, Sokrates'in Problemi, 3 )

Bulgar dağlarından sert rüzgarlar estiğinde çok soğuk olabilen Kuzey Yunanistan'daki Potidaias kuşatmasında yer aldı. Silah arkadaşları onu içtimalara buz ve kara rağmen yalınayak, büyüleyici kısa gömleği ve en sevdiği peleriniyle geldiği için hayretle izlemişlerdir.

Atinalıların ordusu kış aylarında rengarenk bir yığın görüntüsü verirdi.Askerler bulabildikleri kürklere bürünürler, ayaklarına keçeden bezler sararlardı. Yunan vazolarının üzerinde savaşırken tasvir edilen alımlı ve genç çıplak erkeklerle yakından uzaktan hiçbir benzerlikleri yoktu.

Sokrates'in silâh arkadaşlarını en çok etkileyen şey, onun düşündüğü zamanki görünüşüydü. Aynı kuşatmaya katılan Alkibiades Sokrates'in bir problem üzerinde düşünmek için bir sabah çok erken kalktığını, kendilerinden uzakta durarak, bütünüyle düşüncelerine gömülmüş olarak dünya'yı unuttuğunu anlatır. Yemek vakti geldiğinde Sokrates hâlâ kımıldamıyordu. Bu arada bazı askerler onun görünüşünden öylesine etkilendi ki, geceyi dışarıda geçirerek Sokrates'in ne kadar dayanabileceğini görmek  üzere anlaştılar. O, şafak sökünceye dek bütün geceyi düşünerek geçirir, ardından kendine gelerek bir sabah duası söyler ve  hiçbir şey olmamışçasına yükümlülüklerini yerine getirir.

Sokrates'in derin transa girme alışkanlığıyla ilgili daha birçok hikâye var. Bir dizi yorumcu bu nedenle kendisinin bir tür katalepsi'den, yani kasılı kalarak dış uyaranlara cevapsızlıktan şikayetçi olduğunu tahmin etmektedirler.Bu durum onun aklından şüphe etmemize neden olabilirdi, zira kendisinin "bir takım sesler" işittiğine dair kanıtlar var.

Ne var ki sağlıklı bir insan aklına ve dengeli bir kişiliğe sahip olduğuna dair birçok kanıt ağır basmaktadır. Hatta bazen Sokrates'in tüm felsefesinin ustaca tatbik edilmiş (Yunan kurnazlığı ve bir parça ironi ile harmanlanmış) sağlıklı bir akılcılığın ötesinde bir şey olmadığı izlenimi uyanmaktadır. 

''Eskilerin aktarımlarına göre ilâhi bir delilik sıradan insani bir anlayıştan daha mükemmeldir.''(Platon, Phaidros)

Etrafındakiler askerlik yaşantısının tüm zorlukları ve can sıkıcılığı altında ezilirken derin bir transa geçebilen bu adam, gerektiğinde büyük cesaret örnekleri de sergileyebiliyordu.

Alkibiades, Sokrates'in kendisini savaş meydanının ortasında yaralı olarak yatarken gördüğünü, bunun üzerine kendisini omuzlarının üstünde alarak telaşsız bir şekilde ağır silahlarla çarpışan düşman askerlerinin arasından sıyrıldığını ve hayatını kurtardığını anlatır.

Platon, genç Alkibiades'in Sokrates'e nasıl aşık olduğunu anlatır. Buna inanmak zor, insanın aklına Alkibiades'in gözlerinin bozuk olabileceği geliyor. Ancak buna dair herhangi bir kanıt mevcut değildir.

Alkibiades'i dinleyelim:...Firikyalı ana tanrıça Kibele'nin rahiplerinin dansı bile kalbimi onun sesi kadar şiddetli çarptıramıyor". Bu sözler kolayca etki altında kalabilen ve Sokrates'in bilgeliğine hayran bir delikanlının sözlerini çağrıştırıyor. Ama hayır. Eski Çağ Filolojisi öğrenimi gören öğrenciler tarafından çok sevilen (doçentlerinin ise sansürlemekten hoşlandığı) bir bölüm vardır ki, Alkibiades burada Sokrates'i baştan çıkarma çabasından bahseder.

Önce ortamı Sokrates'le bütün günü başbaşa geçirebileceği şekilde ayarlar. Bütün umudu sohbetin bir yerde değişip,sözün sevilenin sevenle duygularını paylaşması konusuna gelmesidir. Ama Sokrates felsefe konusunda kalır. Böylece Alkibiades ona kendisiyle jimnastik alanına gelip gelmeyeceğini sorar. O zamanlarda bu alanlarda erkekler ve genç oğlanlar soyunuk bir şekilde vücut geliştirirlerdi. Alkibiades Sokrates'in kendisiyle oraya gelmesi durumunda amacına ulaşmanın daha kolay ulaşabileceğini düşünmüş olmalı. Sokrates'i top gibi göbeği, cılız, çarpık bacakları ve kel kafalı haliyle jimnastik alanının ortasında çırılçıplak dururken bir hayal edin. Ancak bu her türlü romantizmi alaşağı eden durum Alkibiades'in cesaretini hiçbir şekilde kıramamıştır. Tam aksine, alanda yalnız kaldıklarında Sokrates'i kendisiyle güreşmeye ikna eder. Yine de aralarında hiçbir şey gelişmedi. Böylece Alkibiades Sokrates'i evine akşam yemeğine davet etmeye ve onu sarhoş etmeye karar verir. Ama onu sarhoş etme konusunda da başarılı olamamıştır. Sokrates sıkı bir içiciydi ve bu konuda kimse onun eline su dökemezdi. Buna rağmen onu geç saatlere kadar evinde oyalamayı başarır ve Sokrates geceyi arkadaşının evinde geçirmek zorunda kalır.

Platon'a göre Alkibiades durumu şöyle anlatır: "Akşam yemeği sırasında da uzanmış olduğu ve benimkinin yanında duran yatağa uzandı, odada bizden başka kimse yoktu". Karanlıkta Alkibiades Sokrates'in yanına sokulur ve kolunu ona dolar. Sokrates yine de isteksiz davranır ve sonunda her ikisi uykuya yenik düşerek "kardeş gibi" kolkola uyur. Devrin gelenekleri ve töreleri göz önüne alındığında, Sokrates'in Alkibiades gibi yakışıklı bir gence karşı koyabilme yetisi nerdeyse insanüstü bir direnç ve çekingenlik olarak değerlendirilebilir.

''Şunu unutmamalısın ki delikanlı, sevenin dostluğu lutûfkâr değildir ve yemeğin cinsine göre ve doymak uğruna olduğunu, tıpkı kurdun kuzuyu sevdiği gibi. İşte böyle sever aşıklar delikanlıları.''
(Platon, Phaidros) 

Sokrates hiçbir şekilde dünyanın nimetlerinden uzak yaşayan biri değildi, zaten görünümü ve günümüze aktarılan belgeler de öyle olmadığını ortaya koyuyor. Ancak bolluk içinde de yaşamamıştır. Çalışmayı reddettiği için para sıkıntısı çekerdi. Yaşamının her dakikasını Tanrı tarafından kendisine verilen görevi yerine getirmeye, Atina'lı hemşehrilerine bilgisizliklerinin boyutunu göstermeye harcamak isterdi. Babasından kendisine bir miktar para kalmış olmalı ve nüfuzlu arkadaşları onu sıkça yemeğe davet ederdi. Söylenenlere göre Sokrates çok eğlenceli, sabaha dek sohbet etmeye hazır ve içmesini bilen bir konuktu.

Bu yemekli davetlere genelde sadece erkekler katılırdı, ancak bunlar kesinlikle eşcinsel buluşmaları değildi. Kimi zaman kadınlar çağrılır ve Sokrates de sınırsız yemek ve içkinin yanında sunulan her şeyi zevkle kabul ederdi.

Diogenes Laertius'un anlattıklarına göre Sokrates zamanının bir kısmını Atinalı bazı delikanlılara enformatik retorik dersi vermekle geçirirdi. Bu dersleri Simon adlı bir ayakkabıcının agoranın sınır taşındaki dükkanında verirdi. Eski pazar yerinin bu sınır taşında günümüzde bile halen şu yazıyı görmek mümkündür: "Ben agoranın sınır taşıyım". Bu sınır taşı, küçük antik bir binanın yan tarafındaki duvarda durmaktadır. 

Altmışlı yıllarda burada yapılan kazılar da bir yığın kundura çivisi ve 5. yy. ait olduğu saptanan ve üstünde "Simon" yazılı bir su kabı bulunmuştur. Arkeologlar tesadüf eseri Sokrates'in ders verdiği dükkânı bulmuşlardı. Bir yıl önce Atina'daydım ve o yeri görmeye gittim. Temelin içerisindeki alanı ölçtüm ve dükkanın sadece dört çarpı dört adımlık bir alandan ibaret olduğunu tespit ettim. Dükkânın içinde tam bir altüstlük yaşanmış olmalı, özellikle de Simon'un içeride çalıştığını ve ara sıra müşterilerin gelip gittiğini düşünecek olursak.Kuşkusuz müşteriler dükkânın durumu hakkında espriler yapmıştır.

Böyle koşullar altında ders verebilmek için insanın oldukça kurnaz olması ve dinleyicilerinin ilgisini sürekli olarak canlı tutması gerekir. Saydığım bu iki vasıf ne yazık ki filozofların uzun zamandan beri sahip olmadıkları bir şey. Ancak Sokrates'in büyük bir oyunculuk yeteneği vardı. Söyledikleri öğrencileri tarafından onaylansın veya onaylanmasın, dersleri daima şamatalı geçerdi. O, felsefenin tartışılmaz alternatif komedyeniydi.

Peki, Sokrates, "kendini tanı" sözünden başka neler öğretirdi ?

Sokrates bir insanın gerçek benliğinin onun ruhu olduğuna inanırdı. Kendisinden önce gelen filozoflara göre ruh, beden hareket halindeyken uyuyan ancak beden uyurken uyanık olan "hayatın daimi nefesi" idi. Başka bir deyişle, bir çeşit ölümsüz bilinçdışılık. Bu düşünce Jung'un günümüzdeki öğretisine pek de yabancı sayılmaz.

... Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değer değildir...(Plato, Apoloji )

Sokrates ruhta daha ziyade aptal veya akıllı, iyi veya kötü olabilen bilinçli bir kişilik görürdü. Başka bir deyişle, ruh,ahlâki açıdan sorumlu olduğumuz bir şeydi. Ruhumuzu tanrı gibi oluncaya dek terbiye etmemiz gerektiğini düşünürdü.

Peki ama neden?

Sokrates tüm insanların mutlu olmak için çabaladıklarına inanıyordu. İnsanların mutluluğa erişebilmeleri ise ruhlarının durumuna bağlıydı. Ancak insanların iyi huylu olmaması, iyi oldukları izlenimini veren ama gerçekte iyi olmayan şeylerin peşinden sürüklenmelerinden kaynaklanıyordu. Gerçekte neyin iyi olduğunu keşfetsek, daima iyi huylu olurduk. Böylece insanlar ne kendileriyle ne de toplumla kavgalı olurlardı...Belki de sadece bir filozof buna inanabilecek kadar saf  olabilirdi.

Sokrates elli yaşma geldiğinde Xanthippe ile evlendi. Şoven tarihçiler Xanthippe'yi "huysuz bir karı" olarak tasvir ederler, ancak Sokrates'le geçirilen bir hayat gerçekten de kolay olmasa gerekti. Zamanını sokaklarda insanlarla tartışarak geçiren, eve bir kuruş dahi para getirmeyen, arkadaşlarıyla sürekli içmeye gittiği için (hala züğürt bir şekilde) evine düzensiz saatlerde gelen ve tüm filozoflar gibi komşular tarafından alay konusu olan bir insanla birlikte yaşadığınızı düşünün.

Sokrates'i bir tartışmada alt eden tek kişinin Xanthippe olduğu söylenir.Duruma bakılırsa sık sık fırtınalar yaşanmasına rağmen Sokrates ve Xanthippe birbirine çok yakın olmuş olmalı. Sokrates'ten üç oğlu oldu ve oğullarının hiçbiri babalarından pek bir şey öğrenmemiştir. (Rivayetlere göre gayet normal bir hayat sürmüşler.) Xanthippe Sokrates'e sürekli söylenmiş ve onun yaşam tarzını eleştirmiş olmasına rağmen,sıradışı bir insanla evli olduğunun farkında olmuştur. Ona daima sadık kalmış ve destek olmuştur. Sokrates ölüme mahkûm edildiğinde hiçbir şey onu teselli edemedi.

''Birisi Sokrates'e evlenmesine gerek olup olmadığını sorar ve aldığı cevap şöyledir: "Canın neyi istiyorsa onu yap, zira ne yaparsan yap, sonunda yaptığına pişman olacaksın!" (Diogenes Laertius, Ünlü Filozofların Yaşantıları ve Fikirleri)

Mora Savaşı Atinalılar için utanç verici bir mağlubiyetle sonuçlandığında Sokrates 65 yaşındaydı. Savaşın galibi Sparta'lı
başkomutan Lysander gemileriyle Pire limanına yanaşır ve "Otuz Tiran" olarak anılan Sparta sempatizanı hükümetin yönetime
gelmesine bekçilik eder. Ardından korku dolu karanlık bir dönem başlar. Toplu tutuklamalar, mahkumiyetler yaşanır,politik rakipler birbirlerinin mal varlıklarına el koyarlar. Bu dönemde pekçok demokrat insan Atina'dan kaçar,ancak Sokrates kalmayı tercih eder.

Şaşırtıcı ama, zaptedilemez bireyciliğine karşın Sokrates bir demokrat değildi.Demokratik yönetim biçimi o çağda henüz emekleme dönemini yaşıyordu ve ara sıra uygulayıcılarının yetkilerini aşmalarına ve zalimce taşkınlıklar yapmalarına tanık oluyordu. 

Atina'da Komutanlar bile genel bir oylamayla seçilirlerdi ve bu yöntem günümüzde uygulanan, onları subaylar tarafından
seçme yönteminden bile daha anlamsızdı. Savaşın kötü yönetilmiş ve bunun sonucunda Atina'nın hezimete uğramış olmasının bütün suçu demokratlara yüklendi. Ancak Sokrates felsefi nedenlerden, yani ahlâki prensiplerinden dolayı demokrasiye karşıydı. Çoğu insanın gerçekte iyi olanın bilincinde olmayan mutsuz birer ruh olduğunu iddia ederdi. Bu nedenle oylarını aynı şekilde gerçek iyi konusunda yanılgıya düşmüş olan insanlara veriyorlardı. Tek bir "iyi"nin bulunduğuna ve bu "iyi"nin sadece kendi felsefesi aracılığıyla bulunabileceğine dair inancı tehlikeli sonuçlara giden yolu açmıştır. 

Göreceğimiz gibi Platon onun bu düşüncesini geliştirmiştir ve sonuç olarak ortaya çıkardığı ideal toplum biçimi kâbusun
ta kendisidir.

İlginçtir, Otuz Tiran'dan biri Sokrates'in eski bir öğrencisi olan Kritias'dı. Ancak Kritias uygulamalarıyla gençliğindeki yanılgılarını, yani eğitimini, çoktan geride bıraktığını herkese hissettirir. Sokrates'i unuttuğundan değil elbet. Tam tersine,Atina'nın sokaklarında felsefe yapmayı yasaklayan kararı özellikle Sokrates'i düşünerek verilmiştir, çünkü  Sokrates'in kelimelerle oynayarak durumu kendi lehine çevirme konusunda ne denli usta bir kişi olduğunu çok iyi biliyordu.

Kritias bu tür muzipliklerle uğraşacak durumda değildi. Bu nedenle Sokrates'in uğraşını, adına felsefe densin veya denmesin, kesinlikle yasakladı.

Bazıları Sokrates'm Atina'da kalma kararını onun zalimlerin yönetimini onayladığı biçiminde yorumladı. Ancak Sokrates, daha sonra patlak veren iç savaş sırasında, politikaya katılma konusunda hiçbir istek duymadığını herkese gösterdi. O,prensiplerin adamı olmayı tercih ediyordu.

İ.Ö. 5. yy'nin Atina'sında, bugünün tersine, politikadan uzak durmak neredeyse imkânsızdı (böyle bir şey için ya kadın ya da köle olmak gerekirdi).Tiranlar imrenilecek bir durumda olmadıklarını biliyorlardı ve bu nedenle mümkün olabildiğince çok Atina'lıyı suç ortağı yapmaya çabaladılar. Sokrates kentte öylesine tanınan bir sima ve isimdi ki, Tiranların onu kurban seçmemesi imkansızdı. Bir gün onu ve başka dört Atina'lıyı makamlarına çağırdılar. Tiranların vereceği bir görevi yerine getirmeleri istenir. Demokratik partinin eski üyesi olan Leon adında biri Salamis adasında yaşamaktadır, kendisini tutuklayıp Atina'ya getirmeleri emredilir.Böyle bir tutuklama kanuna aykırıydı ve Leon Atina'ya getirildiğinde muhtemelen öldürülecekti. Ancak Sokrates hareketinin doğuracağı sonuçları düşünmeden bu kanuna aykırı emri yok sayarak evinin yolunu tutar. Beklenmedik bir dizi gelişme gerçekleşmeseydi bu hareketi büyük bir ihtimalle canına mal olacaktı.

Kritias öldürülür ve kısa bir süre sonra Tiranlar Hükümeti düşürülür.

Ardından başa demokratlar geçer, ama onlar da Sokrates hakkında takibatlarda bulunur. Ne var ki iç savaşın yaralarını sarmak  amacıyla genel af ilan edilir ve Sokrates şimdilik kurtulmuş gibi gözükür.

Sonra, İ.Ö. 399 yılında, devletin tanrılarını yok saymak ve gençleri saptırmak suçuyla mahkemeye verilir. Suçlamanın ardında politikada nüfuz sahibi demokrat Anytos duruyordu. Anytos'un yıllardan beri Sokrates'le görülecek bir hesabı vardı. Oğlu bir zamanlar Sokrates'in öğrencisiydi ve Sokrates genç adamı, aile işletmesinde çalışmaktansa "felsefi bir hayat" sürmenin daha iyi olacağı konusunda ikna etmişti. 

Sokrates'e atfedilen suçlar açıkça birer bahaneydi, ancak cezası ölümdü. Sokrates, prensip icabı güncel olmayan işlerle uğraşan her aydın gibi, sevilmeyen biriydi. Ama bunun için ölümü hakketti mi? Üstelik yetmiş yaşında bir adam olarak? 

Suçlamalar ve takibindeki olaylar muhtemelen asla çözülemeyecek, bir bulmacadır. Sır değil, bulmaca diyorum çünkü Atina'da herkes asıl gerçeği biliyordu. Sokrates hakkında yüksek mahkeme önünde dava açılır. Mahkeme heyeti kurayla belirlenen 500 hakimden oluşuyordu (bunlar 600 bağımsız adam arasından seçilmiştir). Davacıların vekili aslında Anytos'un kuklasından başka bir şey olmayan Meletos'tu. 

Meletos kendi açısından başarılı bir tragedya yazarıydı.uzun saçlı, seyrek sakallı ve karga burunluydu.Karamsar, alaycı ve iğneleyici bir adam olduğu tahmin edilmektedir. Bu vasıflarıyla hazırcevap Sokrates için biçilmiş kaftan bir hasımdı.

Meletos iddianameyi okur ve ölüm cezasını talep eder. Artık sıra sanığın savunmasındadır. Görünen o ki, Sokrates durumunun ciddiyetini maalesef kavrayamamıştı, zira mahkeme heyetine ders verdiği retorik sınıflarından biri gibi davranmıştır.

Bazı heyet üyeleri bunu komik buldu,ancak çoğu bundan hoşlanmadı. Suçlu olup olmadığına karar verecek birinci oylamada 220'ye karşı 280 üye ölüm cezası yönünde görüş bildirdi.

Sıra tekrar Sokrates'e geldi ve kendisince uygun bulduğu bir ceza seçmesi istenerek kulaklar ona çevrildi. Ancak o, davayı ciddiye almamak konusunda hâlâ ısrarlıydı. Kendisine yöneltilen suçlar gülünçtü ve Sokrates bunu biliyordu. Kent devletine yaptığı hizmetlerden dolayı cezalandırılması değil, tersine taktir edilmesi gerektiğini söyler. Ölüm cezası yerine, Atinalı kahramanların ücret ödemeden yemek yediği Prytaneion'daki kutsal salon'da kendisine daimi bir yer tahsis edilmesini ister.

Mahkeme salonunda çığlıklar yükselir.

Yükselen bu protesto çığlıklarını göz önüne alan Sokrates, fikrinden vazgeçerek sahip olduğu paranın ancak bir mine olduğunu (o devirde bununla ancak bir sürahi şarap satın alınabilirdi) söyleyerek kendisine bu servetiyle doğru orantılı bir para cezası verilmesini önerir.

Salonda tekrar çığlıklar yükselir. Bu arada arkadaşları Sokrates'in makul olması için ona yalvarırlar. O da biraz duraksayarak 30 mine'yi uygun bir ceza olarak değerlendirdiğini söyler.

Bu olay mahkeme heyetini iyice sinirlendirir. İkinci oylamada 140'a karşı 360 oyla ölüme mahkûm edilir. Sokrates'in dava sırasındaki tutumu şansını gereğinden çok zorlar olmuştu. Hakimlerin "değerini anlayıp" onu serbest bırakacaklarına mı inanıyordu ciddi şekilde? Yoksa ölmeye mi kararlıydı? (Sürgün edilmeyi önermiş olsaydı mahkeme bunu kesinlikle kabul ederdi ve arkadaşları da ona sürgünde uygun bir şekilde destek olurlardı).

''Hayatımı alırsanız, sizlere Tanrı tarafından adeta terbiye edici bir araç gibi sunulan daha iyi birini bulamayacaksınız...
Uyuklayanın sineğe vurduğu gibi vuruyorsunuz bana, geriye kalan hayatınızı uyuyarak geçirmek için.''(Platon, Apoloji)

Öyle görünüyor ki, Sokrates kendisi bile tam olarak farkında olmadan kahramanca bir ölümü arzuluyordu.

Normal koşullar altında mahkeme Sokrates'i götürür ve kararı derhal infaz ederdi. Ancak davanın görüldüğü günden bir gün önce kutsal kadırga her yıl olduğu gibi Atina'nın 150 km. açığında, Ege denizinde bulunan Delos adasına gitmek üzere demir almıştı. Adet gereğince kadırganın dönüşüne dek idam cezaları infaz edilmezdi. Bu nedenle Sokrates zincire vurulup kentin zindanına atıldı.

Bu zindanın kalıntılarını goranın yüz metre kadar güney batısında bugün de görmek mümkündür. Engebeli bir arazide temellerin ve eski taşların arasındadır.

Sokrates'in tutuklu bulunduğu hücre ve zindanın kaplıcası girişte hemen sağdadır. Son günlerini burada gelip giden arkadaşlarıyla birlikte geçirmiştir. Bu sefil alanda (altı çarpı altı adım) Homeros'un eserleri ve tragedyalarla eşdeğer tutulabilecek ve antik edebiyatın şaheserleri sayılan Platon'un en iyi Diyalog'larına konu olan konuşmalar geçer.

Bu Diyalog'ların kahramanı kendisine son ana dek sadık kalmıştır. Bütünüyle insancıl, bilge ve hayranlık uyandırıcı,tıpkı olmak istediği gibi. 

Bir keresinde arkadaşı Kriton kendisini kaçması konusunda ikna etmeye çalıştı ve bunun için gardiyanlara rüşvet verdiğini anlattı.

'' O zaman Kriton şöyle der:

Sokrates, bana öyle geliyor ki, güneş hâlâ dağlara vuruyor ve henüz batmış değil. Biliyorum ki başkaları da çok geç vakit içti ve bu arada iyi yiyip iyi içtiler. Hatta aralarından bazıları canları çektiğinden yanlarına güzeller çağırdı. Bu nedenle acele etme, çünkü henüz zamanın var.
Bunun üzerine Sokrates dedi ki: Bahsettiğin kişilerin çoğu elbette böyle yapıyor Kriton,çünkü bir şeyler kazanacaklarını düşünüyorlar ve ben elbette böyle yapmayacağım. Zira biraz daha geç içerek bir şeyler kazanmayacağımı biliyorum. Sadece kendime gülünç olurdum. Zaman kazanmak için bir şeyin kalmadığı hayata yapışmış olurdum. Şimdi git, dediğimi yap, bana karşı gelme.''  (Platon) - Sokrates zehir iç/neye mahkûm olduğunda ve zehir kabını istediğinde kendisiyle Kriton arasında geçen konuşma-

Ancak Sokrates arkadaşının sözlerine kulak asmadı ve böyle bir davranışın savunduğu ilkelerle bağdaşmadığını söyledi.Sokrates
yanılsalar bile kanunların üstünlüğüne kesinkes bağlı bir insandı.

Sonunda kutsal kadırganın Sunion burnunda görüldüğü haberi gelir. Yakında limana yanaşacaktır. Sokrates'in arkadaşları ve karısı Xanthippe hücresinde bir araya gelir. Sokrates karısını eve gönderir, çünkü böyle bir durumda aşırı duygusallıklar  sinirini bozmaktadır. Xanthippe giderken isyan eder: "Ama sen suçsuzsun".

Bunun üzerine Sokrates'in verdiği cevap tam onun gibi bir insanın verebileceği türden: "Be kadın, suçlu olmamı mı yeğlerdin?"

''Zehri içmeden önce yıkanmam ve kadınları ölü bedenimi temizlemekten kurtarmam yerinde olur herhalde.''(Platon, Phaidon)

 

Jacques-Louis David - The Death of Socrates

Sokrates arkadaşlarıyla (müritleriyle desek daha doğru olur) ölüm ve ölümsüzlük hakkında bir sohbete girişir. Platon bizi bu sohbeti derinden etkileyici ve çok ayrıntılı bir şekilde anlatır(üstelik kendisi o anlarda orada olmamasına rağmen, zira Platon o "günlerin günü"nde ateşler içinde hasta yatağında yatmaktadır). Nihayet ceza'nın infazına gelinir ve Sokrates'e zehir kabı uzatılır (Atina o dönemde bir "Do-it-yourself' infaz sistemi uygulamıştır). Ölümüne dek kendisine sadık kalarak Sokrates tekrar bilgisiz adamı oynar ve gardiyana sorar: "Söyleyin bana, saygıdeğer adam, bunun en iyi yöntemi nedir?".

"İçtikten sonra", der gardiyan, "Bacakların ağırlaşıncaya dek dolaş, sonra yatağa uzan. Zehir etkisini gösterecektir"

"Peki bu içeceğin bir kısmını tanrılara sunabilir miyim?"

"Ey Sokrates, biz yeteceğini düşündüğümüz kadar hazırlıyoruz ancak."

Sokrates kabı bir yudumda boşaltır.Arkadaşları kendilerine daha fazla engel olamayarak feryat ederler. Sokrates onları uyarır: "Ne oluyor size böyle? Böyle sevimsiz sahnelere engel olmak için kadınları hücreden gönderdim. Duydum ki birisi ölürken sessiz olunmalı. Dolayısıyla sessiz kalın ve metin olun." '

''Artık gitmemizin zamanı geldi, ben ölmek için, sizlerse yaşamak için. Ancak aramızdan kimin daha iyi yola saptığını Tanrı'dan başkası bilemez.''(Platon, Apoloji)

Ardından Sokrates döşeğine uzanır ve bedeni ayaklarından başlayarak hissizleşmeye başlar.

"Ey Kriton, Asklepios'a bir horoz borçluyuz". Bu onun son sözleridir.-Asklepios'un Epidauros'daki tapınağında hastalar uyutulur ve bu uykudan şifa bulmuş birer insan olarak uyanırlardı.-

Böylece "Atina'nın atsineği" ölür.

Sadece birkaç gün sonra Atinalılar yaptıklarının korkunçluğunu kavrarlar. Kentte resmi yas ilân edilir, okullar, jimnastik salonları ve tiyatrolar kapanır.

Meletos idama mahkûm olur, Anytos ise sürgün edilir. Daha sonraları Sokrates'in Lysippos tarafından yapılan bronz büstü işe yaramazların o en yüce temsilcilerini ziyaret edebilecekleri Pompeion'a konur.

Tüm bunlar övgüye değer şeylerdir ve görünüşe göre Atinalılar bununla gurur duymaktadır. Ancak bana öyle geliyor ki,Sokrates sadece politik bir satranç oyununun piyonuydu. Her şeye rağmen zafer yine de Sokrates'in olmuştur. Aksi taktirde bugün onunla ilgileniyor olmazdık.

'Paul Strathern '

Yorumunuzu benimle paylaşın

En Yeniler

Shezofren Seçimler

Shezofren Tasarımlar