Simone de Beauvoir;

Sorbonne’da felsefe eğitimi aldığı sıralarda kendisiyle birlikte döneminin en önemli düşünür -yazarlarından ve aynı zamanda hayat arkadaşı olacak Jean-Paul Sartre ile tanışır. 

Okul sıralarında beraber oturan ikilinin aralarındaki tatlı rekabet, Simone’un felsefede daha iyi olmasına rağmen birincilik ödülünün Sartre’a sırf erkek olduğu için verilmesiyle sonuçlanır. İkinciliğe layık görülen Simone,  feminizme dair notlarına belki de bu noktada başlar. Ve düşünceleriyle toplumları etkileyen Simone de Beauvoir, cesaretiyle de tüm dünya kadınlarına ilham verir.

***

Sartre ile 1929'da bir paktla başladı ömürleri boyunca sürecek ilişkileri. 1981'de Sartre’ın ölümüne kadar da sürdü. De Beauvoir da, Sartre’dan sonra fazla yaşamadı. Hiç evlenmediler, hiç aynı evi paylaşmadılar ama her gün mutlaka görüştüler, hiç çocukları olmadı. Simone bu pakta gönüllü imza atmıştı, zoraki bir razı oluş yoktu. Ancak ilişkileri boyunca çok kıskançlık acısı çekti.  De Beauvoir açısından bakılırsa kabul edilmiş toplumsal normlara cesur bir başkaldırıydı bu. Sartre erkek atalarının milyonlarca yıldır yapageldiklerini tekrardan başka bir şey yapmıyordu. İlişkilerinde farklı olan, kadının da erkek kadar başka ilişkilere girmeye eşit hak taşımasıydı. Yine de bu ilişkide erkek kadından biraz daha eşitti. Adam ardarda sayısız ilişki yaşarken, kadının bir kaç uzun soluklu ilişkisi oldu yalnızca. Bunu da kadın cinsinin biyolojik doğasına bağlayabiliriz. Paktın bir kuralı da şeffaflıktı. Birbirlerine söz vermişlerdi, evli çiftler gibi birbirilerine yalan söylemeyecek, her şeyi paylaşacaklardı; duyguları, işi, projeleri, ilişkileri… 

Bu şeffaflığın Beauvoir’ın çok açı çekmesine neden olduğu zamanlar da oldu. Ama yeniden tanımlanmış bir ilişki formuydu onlarınki. Aşklarına zoraki nedenlerden dolayı riyanın bulaşmasına engelleyecek bir düzeni en baştan kurdular.

Sartre, De Beauvoir’a şöyle demiş: “Sahip olduğumuz esaslı bir aşk. Ama ikimiz için de yedek aşk ilişkileri yaşamak iyi bir fikir.” Simone bir yazısında bu teklife yer verir ve arkasına şu notu düşer: “Biz birbirİnin aynısı iki insandık ve aşkımız biz var oldukça sürecekti, ama geçici ilişkilerin kazandıracağı zenginliklerin de yerini doldurmazdı.”

En önemli eseri 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins sayılabilir. 

Sartre öldükten sonra Beauvoir’ın da sağlık durumu kötüleşmeye başlar. O da hayat arkadaşı Sartre gibi uzun çalışma saatlerinde uyanık kalabilmek uğruna uyarıcı ilaçlar kullanmış, vücudunu yıpratmıştır.

19 Nisan 1980- Jean-Paul Sartre'ın cenazesinde, Paris Montparnasse Mezarlığı'na giderken...

Sartre’ın anısına yazdığı Adieux – Sartre’a Veda (1981) son eseri olur.

Sartre’ın ölümünden (15 Nisan 1980) altı yıl sonra (14 Nisan 1986) Simone de Beauvoir son nefesini verir. Montparnasse mezarlığında sevgilisinin yanına gömülür.

Parmağında bir diğer aşkının, Nelson Algren’in kendisine hediye ettiği yüzükle…

 

***

Ölümünden sonra ünü yayılmaya devam eder. Sadece 1968’lerin post-feminizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşcu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayılır. 

Sartre’ın üzerindeki etkisi her zaman görülür. Felsefe üzerine yazdığı birçok eserde de Satre’ın varoluşçu etkisi görülebilir. 

Paris'te Seine Nehri üzerine yapılan bir köprüye yazarın adı verilmiştir.

***

Beauvoir, bir Amerika gezisinde Nelson Algren ile tanışıyor, kıtalararası müthiş bir aşk başlıyor. Az buluşmalarla, bol mektuplarla yürüyen ve 1947’de başlayıp 1964’te biten...

Nelson Algren; Amerikalı bir yazar, Altın Kollu Adam, Türkçe’deki tek kitabı.

Amerikan edebiyatı ansiklopedilerinden birinde Nelson Algren maddesinin ilk cümlesi şu:

‘‘Simone de Beauvoir’ın sevgilisi.”


Nelson Algren, 1909’da doğuyor, 1981’de ölüyor. Ölümü gazete haberinden öğreniliyor:

‘‘Algren’e sahip çıkan olmadı!”  

'Doğan Hızlan'

Simone de Beauvoir, 1947-1964 yılları arasında yazdığı 304 mektup, Aşk Mektupları Türkiye'de, Gendaş Kültür Yayınları tarafından yayınlanmıştır.

Nelson Algren de mektupları saklamış fakat yayınlanmamışlar.

Nelson Algren ile ilgili Google'da Türkçe bilgi bulabilmek, fazla bilgiye erişebilmek biraz zor. Doğan Hızlan'ın seneler önce yazdığı kısa bir yazı mevcut. Kısa ama derin özetlenmiş. Nelson Algren, Doğan Hızlan sayesinde yüreğime oturdu desem abartılı olmaz.

***

Simone de Beauvoir'ın 2008 yılında çıplak bir resmi Le Nouvel Observateur’un kapağında yayınlanması Fransa’yı ikiye böler.
50’li yıllarda Chicago’da çekilen fotoğrafın, Simone de Beauvoir’in 100. doğum yılı kutlanırken ortaya çıkması, Fransız aydınları kadar kadın derneklerini de öfkelendirir.

Kadın dernekleri arasında Le Nouvel Observateur’u protesto eden öyle biri vardır ki, kuşkusuz en haklısı... Çünkü, Choisir la Cause des Femmes (Kadın Davasına Sahip Çıkma) isimli derneğin kurucusu Simone de Beauvoir’den başkası değildir. 1971’de derneği Beauvoir’le beraber kuran ve başkanlığını yürüten ünlü feminist avukat Gisele Halimi imzasıyla dergiye gönderilen protesto mektubunda, yayımlanan fotoğrafın Beauvoir’in felsefesiyle, kadın meselesine yaklaşımıyla ve kişiliğiyle hiçbir ilgisi olmadığı belirtilerek, "kadın bedeninin sömürüldüğü" ifade edilir. Ancak, derginin internet sitesine mail gönderen bazı okurlar fotoğrafın son derece güzel olduğunu ve kesinlikle Jean Paul Satre’ın benzer bir fotoğrafına tercih edeceklerini söylerler.

Yayınlanan fotoğraf, Nelson’un yakın arkadaşı fotoğrafçı Arthur Shay tarafından çekilmiştir.

'Nelson Algren’in Wabansia meydanındaki mütevazı apartman dairesinde banyo yoktu, sadece bir lavabo vardı… Bir arkadaşımdan evinin anahtarlarını ödünç aldım ve onu [Simone de Beauvoir] arabamla oraya götürdüm. Kim bilir neden, banyonun kapısını açık bırakmıştı. Kenarda bekliyordum. Fotoğrafçı olduğum için birkaç kare çekme isteğimi bastıramadım. Simone deklanşörün sesini duyunca bana dönüp gülümsedi ve saçını düzeltmeye devam etti.'         Arthur Shay

Olayların üzerine, Paris’te yaşayan ve NTVMSNBC sitesine konu ile ilgili bir yazı yazan ünlü edebiyatçı Enis Batur da Beauvoir için düzenlenen kültürel etkinlikler yerine, çıplak fotoğrafının gürültü koparmasını değerlendiriyordu.

"Ne var fotoğrafta, aslında hiçbir şey. Yazarları, düşünürleri üryan görmeye alışmamışız, hepsi bu. Yarım yüzyıldır çekmecede kalmış bu fotoğrafın yayımlanmasına diklenenler tuhafıma gidiyor açıkçası: Simone de Beauvoir’ın mektupları daha az mı çıplaktı?" 

***

Le sang des autres adlı eseri, 1984´te Claude Chabrol tarafindan sinemaya uyarlanır. İcinde feminizm düşüncelerine vurgu yapIlmayan ender kitaplarındandır. 2. Dünya Savaşı doneminde Fransa'da savaşan komünistleri ele alır. 

Alıntılar

Canımı yakanlardan intikam almayı düşünmedim hiç, hayat benden daha yaratıcı...

Kendimi bana hiçbir şey kazandırmayan insanlar için harcamaktan tiksiniyorum.

Şeytandan korkmam. Tanrı varsa rakibi yoktur.

Kadın doğulmaz, kadın olunur.

Evlilik geleneksel olarak kadınlara sunulmus tek gelecektir. Bir çok kadın ya evlidir, ya bir zamanlar evlilik geçirmiştir, ya da evli olmadığı için acı çekiyordur.

Ne bekliyoruz öyleyse, başka birini mi? Sonu gelmeyen bir oluşun içinden, bizi alıp uzaklara götürebilir mi başkası? Bunu ondan beklemek haksızlık olur doğrusu. İnsanoğlunun hiçbir edimi sonsuza varamaz, sonsuza dek uzanamaz çünkü. Başkasının, benden sonra yarattığı şey benim olamaz. İyileştirdiğim hasta, taburcu olduktan az sonra bir otobüsün altında kalabilir. Şİmdi kalkıp da, "Hastaneden çıkarmasaydım adamcağız ölmeyecekti!" diyebilir miyim? Diyemem elbette! Tutalım ki bir çocuk doğurdum: Bu çocuk ileride bir cinayet işlerse bundan ben sorumlu sayılamam, kendime "cani" damgasını basamam. Çünkü edimlerimin, yaptıklarımın sonuçlarını sonsuza dek yüklenirsem, artık hiçbir şey isteyemem. Ben sonlu bir varlığım; sonluluğumu istemek, elde etmek zorundayım.

Kişioğlu yaptıklarının umulmaz sonucu karşısında şaşkın, nice bağırmıştır: "Hayır, bunu istememiştim ben!" Bilirsiniz, Nobel, bilim için çalıştığını sanıyordu: Oysa, savaş için çalışmış oldu! Epiküros kurduğu felsefenin sonraları "hazcılık" adını alacağını önceden göremedi. Onun gibi ne Nietzche Nietzche'ciliği, ne de İsa engizisyonu görebildi. Tarihin gelgitleri insan elinden çıkan her şeyi alıp götürür, her dakika yeniden düzenler, biçime sokar ve yöresinde önceden kestirilemeyen binbir çeşit dalgalar, girdaplar meydana getirir.

Bir hatun tanırım, rafadan yumurtasına yağ koymadığını böbürlenerek anlatırdı: "Görüyorsunuz ya, yumurtayı Tanrı'nın yarattığı gibi yiyorum!" der, sonra da elini tuzluğa doğru uzatırdı!

Siyaset, insanlara dıştan eylemde bulunma sanatıdır; insanlığın bir bütün olarak kendi içinde örgütlenebildiği gün, siyasete hiç gerek kalmayacaktır.

Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşırıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra da uçamıyor diye yakınıyoruz.

Sadece erkek değildir kadını ezen. Kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan vazgeçerek kendi kendini de eziyor.

Hayattan çok şey bekleyen iddialı bir insan değilsin. Bu yüzden mutlusun sen!

Bir gün annemin bulaşıklarına yardım ediyordum. Annem tabakları yıkıyor, ben kuruluyordum. Mutfağın penceresinden, itfaiye barakaları ile başka evlerin mutfakları görünüyordu. Bu mutfaklarda da başka kadınlar, tavalar ovuyor, tencereleri parlatıyor, tabakları yıkıyor, sebze ayıklıyorlardı. Her gün öğle yemeği; akşam yemeği; her gün bulaşık; her gün temizlik; saatler boyu uzayan bir hiçlik; hiçlikten öte bir yere ulaşmayan bir sonsuzluk. Ben böyle yaşayabilecek miydim? Bir yandan tabakları dolaba yerleştirirken, 'hayır' dedim kendi kendime. Benim yaşantım, bir yerlere ulaşacak mutlak.

Kadın, denir, duygularıyla yaşar, kendiliğinden var olan şeylerle yetinir gider; iyi ama, önce başkaları tarafından buna mahkum edilmiştir de, onun için böyle yaşar.

Kafa hala sağlamken, bedenin insanı bırakıp gitmesi korkunç bir şey.

Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım. Onun yanında benim kendimi gerçekleştirmem başarısızlığa uğrayamazdı. Şimdi kendi kendime şunu söylüyorum: Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur .

Ben solcu bir kadınım, solcu bir partiyle kadın davasının daha çabuk çözüleceğini pek zannetmiyorum. Zaten solcu bir parti de, öteki partiler gibi erkekler tarafından yönetilmektedir. Kadınlar konusuna yaklaşmak gerekince de, bunlar solcu erkekler gibi değil de tıpkı düpedüz erkekler gibi davranmaktadırlar. Zamanla anladım ki kadınların mücadelesiyle pekiştirilmezse sınıflar kavgası aldatıcıdır. Çoğu sosyalistler cinsel karşıtlığı sınıfsal karşıtlığa göre ikincil saymaya yatkındırlar. Oysa kendilerine sosyalist denilen ülkelerde şu bizim MLF (Kadınların Kurtuluş Hareketi) gibi bir hareketi örgütlemek yasaktır. Bence mücadeleyi iki düzeyde birden yürütmekte yarar var, karıştırmakta değil. Erkekler, partileri ne olursa olsun, kadınların yaşantısını gerçekten hesaba katamıyorlar.

Bir intihar olayı okuyunca, insana buz gibi ter döktüren şey, pencerenin demirlerinde asılı duran narin ceset değil, intihardan hemen önce o kalpte olup biten şeydir.

Diyelim ki bir konsere gitmeye karar verdiniz, dedi Pierre; tam kapıdan çıkacağınız sırada, yürümek, metroya binmek size ağır geldi; o zaman, geçmiş kararlarınızı tanımaz, evde oturursunuz; ama on dakika sonra kendinizi bir koltukta sıkılır bulursanız, artık özgür falan değilsinizdir, yaptığınız hareketin sonuçlarına katlanıyorsunuzdur.

Kadını gebe bırakan erkekler olmasına rağmen sorumluluk almaya yanaşmaz ve onu bu sorunla baş başa bırakır, üstelik yargılar ve sorgularlar.

Yüreğiyle aklının kınadığı her şeyi aceleyle savunuyordu: babamı, evliliği, kapitalizmi. Çünkü yanlışlık kurumlarda değil, varlığımızın derinliklerindeydi. Bir köşeye sığınıp, kendimizi olabildiğince ufaltmak zorundaydık.

Asıl kötü olan; kendini tanımlanmış, çerçevelenmiş, olup bitmiş olarak bulmak, gelip geçici anların birbirine eklenmesiyle etrafınızda sizi kapana kıstıran bir kabuğun oluşması.

Yorumunuzu benimle paylaşın

En Yeniler

Shezofren Seçimler

Shezofren Tasarımlar