Viktor Emil Frankl

15 yaşında iken Freud ile mektuplaşmaya başlayan Frankl, bir sene sonra 16 yaşında “Hayatın Anlamı” (Der Sinn des Lebens) konulu ilk konferansını verir. 19 yaşına geldiğinde ilk makalesini “İnternationale Zeitschrift für Psychoanalyse” de yayınlar. Freud'u sadece bir defa görür; Onunla yazışır fakat öğrencisi olmaz. Ancak, ilk makalesinin tanınmış bir psikoanalitik dergide yayınlanmasını Freud'a borçludur. 1924'ten sonra Freud'dan bağını koparan Frankl, Alfred Adler ile birlikte çalışmaya başlar. 

***

Victor E. Frankl’ın hayatı 1943 yılından öncesi ve sonrası diye adlandırılabilir. 1943'de ailesi ile birlikte tutuklanarak toplama kampına gönderiliyor.

Toplama kamplarından kurtulup geri döndüğü 1946 sonrası, Frankl'ın hayatı ve eserleri ile dünya çapında tanınıp şöhret kazandığı en verimli yıllara karşılık gelmektedir. Özellikle Viyana Noroloji Polikliniği'nin sorumlusu olarak görev yaptığı 1946-1970 dönemi, bu anlamda son derece dikkat çekicidir. 1946 yılının başında yayınladığı ilk kitabı "Ärzliche Seelsorge"nin birinci baskısı üç günde, ikinci baskısı ise, iki ay sonra tükenerek sahasında çok az kitabın ulaşabildiği bir ayrıcalığa kavuşmuştur. Hayatına 24 yabancı dile çevrilen 31 kitap, yüzlerce konferans ve seminer ile onlarca makale sığdıran Frankl'ın sadece bir kitabı "…trotzdem ja zum Leben sagen" (Her Şeye Rağmen Hayata Evet Demek) 9 Milyonun üzerinde baskı gerçekleştirmiştir. Frankl, 5 kıtada 200'den fazla üniversite tarafından misafir bilimadamı olarak davet edilmiştir. 1970 - 1994 yılları arasında kendisine verilen Fahri Doktora sayısı 27'dir. Frankl ve Logoterapi ile ilgili yazılmış kitapların sayısı 132, doktora sayısı 153 olarak tesbit edilmiştir. Dünyanın her tarafında kurulan Logoterapi enstitüleri gittikçe yaygınlık kazanmaktadır. Logoterapieksenli dergiler yanında yayınlanmış 12 film, Frankl'ın dünyada sahip
olduğu karizmayı gösterir mahiyettedir.

Hayatı:

Viktor Emil Frankl, 26 Mart 1905'de Viyana'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi Prag'in ileri gelenlerinden; babası ise Kuzey Marovyalı zanaatkar bir ailedendir. Frankl, geçim zorlukları nedeniyle Viyana'da sürdürdüğü tıp öğretimine son vermek zorunda kalan babasının gerçekleşmeyen bu arzusunu, hayatının en büyük hedefi edinmisti. Daha orta öğretimde hocalarına sorduğu sorular onun tıb'a ve felsefeye son derece yatkın olduğunu gösteriyordu.Hayatın anlamı ile ilgili özgün teorisinin, çocukluk yıllarında temellendiği söylenebilir. Zira yaşadığı bazı olaylar bu kanaati destekler niteliktedir:Dört yaşları sırasında bir akşam uyumak üzereyken küçük Viktor, herkes gibi bir gün kendisinin de öleceği fikriyle ansızın irkildiğinden bahseder.

Yaşadığı bu tecrübe O'nda ölüm korkusundan çok, hayatın anlamının bunca yaşananlarla birlikte ölümle yok olup olmayacağı sorusunu gündeme getirmiş ve bu nedenle büyük bir endişeye yol açmıştı. Özellikle okul sırasında karşılaştığı iki olay onun geleceğini derinden etkileyecekti. Bir gün Tabiat Bilgisi dersinde hocası, hayatın bir oksidasyondan, bir yanma mekanizmasından (Verbrennungsvorgang) ibaret olduğunu dile getirdiğinde Frankl, kendini tutamayarak ayağa fırlar ve “eğer hayat anlattığınızdan başka bir şey değilse, o zaman bütün bu yaşadıklarımızın ne anlamı var?!” sözüyle hayatın anlamıyla ilgili endişesini dışa vurur. 

Yine günün birinde intihar eden öğrenci arkadaşının elinde açık vaziyette Neitsche'ye ait bir kitabın bulunması, Frankl'de dünya görüşü ile hayatın oluşumu arasında varoluşsal bir bağın olması gerektiği düşüncesini doğurur. Bu olay Frankl ile Nihilizm arasındaki savaşın başlangıcını temsil eder (21). Görüldüğü gibi Frankl düşüncesinin ve Logoterapi'nin tecrübî temelleri, toplama kampı deneyimlerinden çok daha önceye, çocukluk dönemine dayanıyordu.

Frankl'ın tabiri caizse yeniden doğuşunu hazırlayan; kişisel hayatını olduğu kadar akademik hayatını da derinden etkileyen en önemli tecrübesi, toplama kampı deneyimidir. 1943 yılında diğer pek çok Viyana'lı Yahudi gibi Frankl; karısı,babası, annesi ve kardeşi ile birlikte Nazi SS Subayları'nca tutuklanarak ölüm kampları olarak anılan Auschwitz ve Dachau toplama kamplarına nakledilmişlerdir.

 

Her an gaz odalarına gönderilme korkusuyla yaşayan Frankl, ancak 1946'da hürriyetine kavuşabilmiştir. Fakat diğer aile bireyleri O'nun kadar şanslı değildi.

Kızkardeşi dışında hepsi gaz odalarında can vermişti. Bu acı gerçeği üç yıl boyunca ailesine kavuşabilme umuduyla yaşayan Frankl, 1946'da, Viyana'ya döndüğünde öğrenecekti.

1930'lu yıllarda Frankl, henüz tam anlamıyla şekillenmemiş teorisi ile işsizlik problemi ve çözümü üzerinde yoğunlaşıyordu. Ancak II. Dünya Savaşı sırasında 4 ayrı kampta geçirdiği dramatik 3 yıl, Logoterapinin hem gerçek hüviyetine kavuşmasında hem de tutarlılığının testedilmesinde önemli tecrübelere sahne olmuştur. Logoterapi'nin bulguları ve teknik yönelişi, Vietnam'dan kurtulanlar üzerinde yapılan pek çok araştırmalarca doğrulanarak geçerlilik kazanmıştır.

Viyanaya dönüşünden sonra kalan hayatına beş kıtada yüzlerce konferans,panel ve seminer; onlarca kitap, makale ve kaset sığdırmayı başaran Frankl, son kitabı "Man's Search for Ultimate Meaning"i bitirdiği 1997 yılında kalp sorunlarıyla
uğraşmak zorunda kalır. Tedavi girişimleri sonuç vermez ve nihayet 2 Ekim 1997'de hayata gözlerini yumar. Sessiz, sukünet içerisinde, sadece dualar eşliğinde gömülmek, samimi bir dindar olarak Frankl'ın en büyük arzusuydu. Karısına her
zaman hatırlattığı "Ne olur, bu dünyaya nasıl geldiysem, bırakın öyle gideyim,sansasyona yol açmadan !" sözüne uygun olarak büyük logoterapist, bağlılarına haber verilmeksizin bir kaç din adamı ve ailesinin katıldığı sade bir törenle toprağa
verilmiştir.
 
Frankl'in Tanrı ve Din Anlayışı :

Frankl, Yahudi inanç geleneğine bağlı dindar bir aile ortamında yetişmiştir. Gerek toplama kampı deneyimlerinde ortaya koyduğu onurlu mücadelesinde ve gerekse tanrı anlayışında, ailesinden aldığı dini terbiyenin yansımaları açıkça görülür. İnançla ilgili düşüncelerinde alışılagelmişin dışında oldukça karmaşık çıkarımlara sahip bulunduğu için burada Frankl'ın tanrı ve dindarlık ile ilgili görüşlerine sadece ana hatlarıyla değinilecektir.1986 da kaleme aldığı eserinde Kolbe, görüşlerinden ötürü Franklı, din ile en yakın diyaloğa sahip psikoterapist olarak tanımlar.

Her şeyden önce Frankl, şekilci ve politeist bir din anlayışına karşıdır. Bu nedenle Hıristiyanlığın Baba-Tanrı imajını kabul etmez. Diğer taraftan O, kişisel dindarlığa özel bir önem atfeder. Ona göre din, insanın deruni yaşantısında canlılığını koruyan içsel bir akttır; birey onun bilincinde olmayabilir, dışarıya yansıtmayabilir. Dışarıya yansımaması, dini etkilerin olmadığı anlamına gelmez.

Frankl, Tanrı'nın varlığını mantıksal bir çıkarsama ile delillendirmeye çalışır. 1950'de yayınlanan ve daha sonra 1984 yılında basılan "Der Leidende Mensch" adlı eserinde yer alan “Homopatiens” adlı makalesinde, Varoluş analizine uygun bir Tanrı İspatı (Gottesbeweis) için şu açıklamaları yapar. “İnsan, varoluşunu ancak anlam ve değerlere bağlı gerçekleştirebileceği için bu yönelişi, insan ötesi bir varlığa doğru olmak zorundadır”. “Eğer varsam, anlam'a ve değere yönelik varımdır. Anlam ve değerlere yönelik varolduğuma göre benim değerimden zorunlu olarak daha üstün değerlere sahip bir “şey”e (Etwas) yöneliğimdir. Başka bir ifade ile ben öyle bir şeye yöneliğimdir ki, aslında O, bir “şey” değil, aksine bir “birisi” (Jemand), bir “kişi” (Person) olmak zorundadır. Ancak, bu kişi beni aşan, bir “kişi-''üstü” (Überperson) olmalıdır. 

Bir cümle ile varolduğuma göre, her zaman Tanrı'ya yöneliğimdir” .Başka bir sözünde Frankl şöyle der: "İnsanın ruhsal derinliğinde güçlü bir özlem hakimdir. Bu şiddetli özlemin, susuzluğun konusu ve hedefi Tanrı'dan başkası olamaz.”

Frankl, tanrı ile ilgili görüşlerini kendine göre sistematize ederek dindarlık ile ilgili görüşlerine de yayar. Tanrı ve dindarlık anlayışında öne çıkan en temel kavram "bilinçdışı" kavramıdır. Bu anlayışa göre her insan farkında olarak ya
da olmayarak, fakat kesin olarak Tanrı'yı içselleştirmiştir ve O'na bilinçdışından bağlanmıştır. İnsanın tabiatı gereği bağlandığı Tanrı'yı Frankl, "Bilinçdışı Tanrısı" (Unbewusste Gott) kavramıyla tanımlar. Ona göre böyle bir bağlılıktan doğan
kaçınılmaz dindarlık. "Biliçdışı Dindarlık"tır (Unbewusste Religiösität).

Frankl'e göre insanın Tanrıya yönelişi ontolojiktir. Zira bu yönelişin esası ve dinamiği varlığın derinliklerinde saklıdır. İnsanın Tanrıya yönelişi, metapsişik bir ihtiyaca dayanır. Bu ihtiyaç teoretik değil, duygusal olarak anlaşılabilir. Bu düşüncesini Frankl şöyle dile getirir:"Varlığımızın temelinde konusu Tanrıdan başkası olamayacak derin bir özlem yatar." O'na göre birey, duygusal yapısıyla aşkınlığa ve dolayısıyla Tanrı'ya yol bulur. Ancak bunun dışında Tanrı'ya ulaştıracak başka bir yol daha vardır. Bu yol varoluşsal bir karaktere sahiptir ve kendisini kişisel tercihle ortaya koyar. Bu noktada Tanrı kendisini, bireyin bilincinde düşünülmesi gereken bir zorunluluk olarak değil, düşünülebilecek bir imkan olarak gösterir. Bu nedenle insan inanmaya zorlanamaz. Aksine, kendi varoluşunun ağırlığını inanma tercihinin terazisine atmak zorundadır.Bu değerlendirmesi ile Frankl, insanın Tanrı ile bağlantısını sağlayan bilinçdışı bir yapının varlığına ve bu bağlantının niteliği için imkana dayalı varoluşsal bir tercihin zorunluluğuna işaret etmektedir.

Frankl “Bilinçdışı Tanrısı”, kavramıyla Tanrı'nın bizzat bilinçsiz bir varlık olduğuna değil, Bilinçdışında etkin, insanla canlı ilişkide bulunan yüce bir varlığa işaret ettiğini vurgular. Ona göre bu kavramdan panteist bir netice çıkarılmamalıdır. Zira Bilinçdışı Tanrı düşüncesinde Bilinçdışının ya da benliğin tanrılaşması söz konusu değildir. Diğer taraftan bu kavramla Frankl, Tanrı'nın insanı mekan edindiğini, insanın içinde yaşadığını da kasdetmez. Bilinçdışı Tanrısı ancak etkisi ile insandadır. Vicdan, bu tanrısal etkiden güç alarak insanı iyiye yönlendirir.

İster dindar olsun ister olmasın her insan Tanrıyı ruhunun derinliklerinde içselleştirmiştir. Bu içselleştirmede bireyin kendi bilinçli aktivitesi söz konusu olmayabilir .

Frankl, Tanrı'yı bilinçdışına iten anlayışa olduğu kadar, Tanrıyı içgüdüselliğe indirgeyen anlayışa da şiddetle karşı gelir. Jung ve Freud'a bu noktada ağır tenkitler yöneltir. 

***

Frankl'ı ve tedavi tekniğini merak eden Amerikalı bir doktor, Frankl'ın
karşısına oturur ve ilk sorusunu sorar:
-Herhalde siz bir psikanalistsiniz?
 Frankl: Tam anlamıyla bir psikanalist değil, bir psikoterapist diyelim... 
Bu cevaptan sonra sohbet şu şekilde devam eder:
- Ortaya kolduğunuz ekol nedir?
- Adına Logoterapi deniyor.
- Peki Logoterapi ile psikoterapi arasındaki fark nedir, bunu bir cümle ile söyleyebilir misiniz?
- Elbette, ancak daha önce bana Psikanaliz'in özünden ne anladığınızı, bir cümle ile açıklar mısınız?
- Tanrım, Psikanaliz'de... Psikanaliz esnasında hasta bir divana uzanmak ve söylenmesi hoş olmayan şeylerden bahsetmek zorundadır!...
- Bakınız, Logoterapi'de hasta oturabilir, fakat duruma göre bazen dinlenmesi hiç de hoş olmayan şeyleri dinlemek zorundadır. Konuşmadan nüktevâri de olsa açıkça anlaşılıyor ki, birinci tekniğin (Psikoanaliz) tersine ikincisininde (Logoterapi) doktor, hastasının kendisiyle; suçluluk, eksiklik, acı ve sıkıntılarla yoğrulmuş olsa bile, kendi hayatıyla yüzleşmesinde yardımcı olmak çabasındadır. 

Alıntılar :

İnsanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.


Adam rüya görür. (çok ünlü bir besteci) Rüyasında bir ses ona bir şey istemesini söyler. Aylardan Şubat 1945. Adam bu işkencenin ne zaman biteceğini, ne zaman huzura kavuşacağını sorar. O ses ona ’30 Mart’ diye cevap verir. Adam ümitlenir ama 30 Mart yaklaşıp durumda bir değişiklik olmadığını görünce hastalanır ve ölür. Öldüğü gün 30 Mart’tır. Ölüm nedeni tifüstür. Aslında umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesinin öldürücü bir etkisi olduğu açıktır. Adamın ölüm nedeni ağır bir hayal kırıklığıdır. Geleceğe olan inancı ve yaşama isteği felce uğramış ve bedeni hastalığa yenik düşmüştü. Böylece rüyasındaki ses haklı çıkmıştı. 

Bu dünyada iki insan ırkı olduğunu, ama sadece iki ırk olduğunu -soylu insan "ırkı" ve soysuz insan "ırkı"- öğrenebiliriz. Her ikisi de her yerde bulunur, toplumun her kesimine sızar. Hıçbir grup sadece soylu ya da sadece soysuz insanlardan oluşmaz. Bu anlamda hiçbir grup "ari ırk" değildir...

"Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur." Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.

Geçmişteki hiçbir şey tekrar erişilemeyecek derecede kaybedilmez, tersine, her şey geri dönülmez bir şekilde saklanır...
Bundan dolayı, yaşlı insanlara acımak için ortada hiçbir neden olmadığı anlaşılabilir. Bunun yerine, gençlerin onlara imrenmesi gerekir. Yaşlılarin gelecekte hiçbir fırsatı, olasılığı olmadığı doğrudur. Ama onlar, bundan daha fazlasına sahiptirler. Gelecekteki olasılıklar yerine, geçmişin gerçeklikleri var ve hiç kimse ve hiçbir şey bu değerleri geçmişten koparamaz.

Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok ötesine geçer. Sevgi, en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

Kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini o kadar çok gerçekleştirir.

Yaşam, bir dişçiye gitmeye benzer. Her an, daha kötüsünün henüz yaşanmadığına inanırsınız, oysa zaten yaşanmış bitmiştir.

Anlamsızlık duygusunun nedenine gelince,insanların yaşamalarını sağlayacak çok şeyin bulunmasına karşın, uğruna yaşayacakları bir şeyin olmadığı söylenebilir; insanlar araçlara sahip, ama amaçları yok.
...Hastaları, gençlik dernekleri, kamu kütüphaneleri ve benzeri işlerde gönüllü çalışma konusunda ikna etmeyi başardığımda, bolca sahip oldukları boş zamanlarını ücretsiz, ancak anlamlı bir uğraşla doldurdukları an,ekonomik durumlarının değişmemesine ve duydukları açlık aynı olmasına karşın, yaşadıkları depresyon ortadan kalkıyordu.

Auschwitz'den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.Hiroşima'dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.

Logoterapiye göre bu yaşam anlamını üç farklı yoldan keşfederiz:
1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak; 
2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek; 
3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek. 
Bunlardan ilki yani başarı yolu oldukça açıktır. İkinci ve üçüncü ise, biraz daha ayrıntı gerektirir.

Beni kalbine mühürle; sevgi, ölüm kadar güçlüdür.

Bir insanın elinden her şeyini alabilirsiniz bir şeyini hariç; belli tutumlar karşısında kendi tutumunu belirleme özgürlüğünü...

Bir deri bir kemik kalmış olan hastalar, iki tekerlekli arabaların üzerine bir eşya gibi fırlatılıp atılıyor; bu arabalar da tutuklular tarafından bir sonraki kampa kadar çoğu kez kar fırtınasında kilometrelerce çekiliyordu. Hastalardan birisi araba ayrılmadan önce ölse bile arabaya yükleniyordu. Listenin tam olması gerekiyordu. Önemli olan tek şey listeydi. İnsan, kelimenin tam anlamıyla bir numara olup çıkıyordu; canlı veya ölü olmasının bir önemi yoktu. Bir "numaranın" yaşamının kesinlikle hiçbir anlamı yoktu.

 

Yorumunuzu benimle paylaşın

En Yeniler

Shezofren Seçimler

Shezofren Tasarımlar